08 Temmuz 2014

Balkonlar çok önemli.


Bundan hatırlayamadığım kadar yaz önce kollarımı balkon demirine dayamışım, demirin kokusu burnumda, sokakta hafif bir esinti sebebiyle yaprak hışırtılarından başka ses yok, kah Tanju Okan, kah Esin Engin tangolarıyla bana eşlik ediyor, balkon yeni yıkandığı için ayaklarıma hafif bir serinlik yayılıyor, biraz ayaklarım ıslanıyor sinir oluyorum falan. O günler çok geride ve neyse ki henüz eski günleri özlemek yasak değil. Bolca özlüyorum bu ara. Şimdi kötü olduğu için değil eski çok güzel olduğu için. 

İnsan tek başına yaşarken başına hiç kötü bir şey gelmeyecek sanıyor ya da başına gelebilecek tüm kötü şeyleri aklına hiç getirmemeye çalışıyor. Geçen hafta Çarşamba günü kendime ne olduğunu anlayamadığım o anda ben o günlere dönmek istedim. İlk kez başka bir yere gidebilecek gibi hissettim kendimi, belki abarttım ama bir yere gideceksem gideceğim yer orası olsun istedim. Ben ucuz atlatırken mucize eseri evde birinin yanımda olmasına sebep olan güce teşekkür edebilirim ancak. Çok teşekkür edebilirim. Minnettar kalabilirim. 

Sizin şartlar el verirse balkonsuz evde oturmayın. Balkonlu eviniz varsa yazın ordan kalkmayın. Balkon çok önemli.

23 Nisan 2014

3. yıl kısa durum raporu.

Merhaba Canımlar,

Beynimin içinde lykke li çalmasından uyuyamadığım bir an yatağımdan kalkıp yazıyorum bu satırları. Yorgunluktan uyuyamamanın ne olduğunu anlamış bulunuyorum. Nasıl da merak ediyordum belli değil!? Normal insanlar gibi işe gidiyor, dönüyor eve gelip tekrar çalışıyorum şuraya taşındığımdan beri. Parası iyi yalan değil deyip işlerin başına oturuyorum evde. Bilgisayara bakmaktan gözlerimin biçim değiştirdiği bir an var. Bir de resmen kendi kendime koyduğum bir teşhis var ki o da boyun fıtığının en üst seviyesinde olduğumdur. Doktor olsam bu kadar teşhis koyardım. Öz eminim! Neyse para kazanıyoruz diyordum... Hah işte o kazandığın paraları ne yaptın diye sorarsanız, önce bir sinirlenir sanane ayol derim arkasından içime içime düşünürüm cidden ne yapıyorsun diye. Bir şey yaptığım yok açıkçası. (burada arzu edenler "şey" kelimesini argo olarak okuyabilir.) Birikmiyor yani. Düşündüm taşındım. Bu harikalar diyarı şehirde para biriktirebilmek için öncelikle ev sahibi olmak lazım. Uydur kaydır şu eve verdiğimiz para cebimizde olsaydı biz de biriktirmeyi bilirdik diyeceğim ama vallahi kendime güvenmiyorum. O vakit yine bir yolunu bulur biriktiremezdim yalan değil. 2 ay alışveriş orucu yaptım bir işe yaramadı. Daha ne yapacaktım 1 yıl mı yapmalıydım acaba? Ya da canımın hiçbir istediğini yememeli hiçbir beğendiğimi almamalı mıydım? Sorular sorular.

Bugün bir diğer görüşmek istediğim konu da artık oturduğum bu evde yaşamak istemeyişim. Bunun belli başlı sebepleri var. Tek tek yazmayacağım merak etme. Bunun için yine paraya ihtiyacımız olduğu kesin. Eğer öyle olmasaydı pılımı pırtımı toplaaaar giderdim. Harikalar diyarında eve çıkmak isterseniz ve benim durumumdaysanız iki seçeneğiniz var. Ya cehennemin dibinde içi güzel kirası uygun bir eve yerleşebilirsiniz ya da şehrin göbeğinde her an başınıza yıkılabilir kirası müthiş pahalı bir eve çıkabilirsiniz. Bunların dışında yine yanınıza bir "ev arkadaşı" bulup normal bir eve çıkabilirsiniz. AMA BUNU HİÇ TERCİH ETMEZSİNİZ. Yook yook tatlı hanımlar hayııır hayır yakışıklı beyler siz oturun oturduğunuz yerde, dişlerinizi sıkın. Sıkın çünkü onlar hamur. Neyse kendi gönlümün evime çıktığım gün tüm içkiler benden! Parti yapıcaz burda ya da siz nerede isterseniz. Ay benim evde yapalım canım!!!!

19 Mart 2014

Lykke li sana bir sorum var.

Şarkı şu, sözler şu. Soru şöyle: Sökülen damarlarımı yerine kim takabilir?

04 Mart 2014

The Future will be confusing.

Boyunlarımız telefonlarımıza bakmaktan fıtık olmuş. Parmaklarımız sayfaları bir aşağı bir yukarı kaydırmaktan tutulmuş. Yüreklerimizde devasa sıkıntılar, içimizde hiç bitmeyecek sandığımız bir umutsuzluk, kafalarımızda bu işin içinden nasıl çıkılacak soruları vs. Ya da sadece ben öyleyim bilemiyorum. Ama hayatımın hiçbir döneminde bu kadar önümü göremediğim bir zaman olmamıştı sanki. Olduysa da ben hatırlamıyorum. Bir an geliyor, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Çalışmak, en sevdiğim Zarfla ilgilenmek, spora gitmek, yemek yemek, dışarı çıkmak, konuşmak, yemek yapmak, birileriyle gülmek, eğlenmek istemiyorum. Bunun daha ilerisi, aslında hiç hesapta yokken:) evlenmek istemiyorum, çocuk yapmak istemiyorum gibi gidiyor. Yaşadığım bu ortamda kılımı bile kıpırdatmadan oturmak istiyorum. "Biz böyle yaparsak" vızıltılarını da dinlemek istemiyorum açıkçası. Sonra tüm bu bunalmışlığımı unutup yumuşacık mutlu bir insan oluyorum. Elbette bu tuhaf ruh hali beni yoruyor. 

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi gün içinde insanların birbirlerini üzmesine, sevdiklerinin üzülmesine şahit oluyorsun. Hep kolay ve uyumlu bir insan olmaya çalıştım. Neyinle övünürsün deseler göğsümü gere gere uyumlu olmamla der(d)im. Gel gör ki aslında bu övünülecek bir şey değilmiş; çünkü bir yerden sonra, ben bunu bu kadar kolay yapabilirken başkası neden bu kadar zorlanıyor ve her şeyin sonunda neden kendimi mal gibi hissediyorum diyorsun. Dediğinle de kalırsın benden sana söylemesi. O yüzden sen de egonu bir balon gibi şişir, anlamsız zamanlarda tuhaf misillemelere giriş ki üzülmeyesin derim. Önemli olan da senin üzülmen değil aslında. Sevdiklerinin üzülmesi ve senin bunu görüp üzüntüden daha çok parçalanman. İşte o en zoru. Biliyorum her şey çok karışık. Ama bu saçma yazıyı sonuna kadar okumuş bulundun yapacak bir şey yok.

HER ŞEYE RAĞMEN ÇİÇEKLER ÇOK GÜZEL.

10 Şubat 2014

Something in my heart makes me miss you more.

Bazısı dinleyiciyi öldürmek için şarkı yapıyor. Sizlere hediyem olsun. tık

04 Şubat 2014

atticus*

"When reading, we don't fall in love with the characters' appearance. We fall in love with their words, their thoughts, and their hearts. We fall in love with their souls."

02 Şubat 2014

Why did you stop loving life?

"You don't love life itself. You love, places, animals, people, memories, food, literature, music. And sometimes you meet someone... who requires all the love you have to give. And if you lose that someone, you think everything else is gonna stop too. But everything else just keeps on going. Giraudoux said, you can miss a single being, even though you are surrounded by countless others. Those people are like extras. They cloud your vision, they're a meaningless crowd. They're an unwelcome distraction. So you seek oblivion in solitude. But solitude only makes you wither."

30 Ocak 2014

Mad Girl's Love Song.

Sevgili Sylvia Plath,

Kitabınızı okudum. Neden bu kadar yetenekli olup kendinize güvensizdiniz acaba? Yazdıklarınız ve yaşadıklarınız insanı acaba ben hiç kendimi bu kadar kötü hissettim mi? diye düşünmeye itiyor. Kendimi kötü hissediyorum lafını öylesine söylemiş gibi değilsiniz hiçbir satırda. Varoluşunuza olan gıcıklığınız kendinizi tüm benliğinizle yok etmeye sürüklemiş sanki. Ve sonunda yaşadığınız tüm duygulara ve hislere cevabınızı layığıyla vermişsiniz.

Ölmeyi istemek hepimizin aklına gelmiş olabilir. Hatta hepimiz intihar etmenin nasıl bir şey olabileceğini aklımızdan geçirmiş olabiliriz. Aklımızdan geçirmeyi bırakın denemiş bile olabiliriz. Ama siz bunu gerçekten çok istemişsiniz; çünkü bence siz yazabileceğiniz her muhteşem satırdan ve yeteneğinizden korkmuşsunuz. Siz başka türlü olamazmışsınız, sizden iyi olmanızı bekleyemezmişiz. Umarım ruhunuz şimdi dinleniyordur.

Sevgilerimle.

16 Ocak 2014

Atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz*

Temize çeker gibi müsveddeleri, kendimi yabancı birine anlatmak nasıl iyi gelir bana. Çerini çöpünü ayıklardı aklımın. Sonra siz uzaklara, o sarılı kahverengili alacaya bakıp "Ankara" derdiniz cigaradan çatallanmış sesinizle, "bozkırın ortasında bir yer burası işte. Zordur yalnızlığı ama İstanbul'unki gibi fena değildir. Yalnızlığı da kışları gibidir buraların, sizin oralar gibi üşütmez insanı iliğine kemiğine varasıya." Nasıl da hemen bilirdiniz yalnızlıktan kaçtığımı.

08 Ocak 2014

beyaz leblebinin bir sebebi var.

Garip rüyalar, garip günler içindeyim. Hatta o kadar garip ki bu süreçte yemekten haz etmediğim beyaz leblebi bana eşlik ediyor. Hiç bitmeyen işlerin içinde ben ellerimi sadece beyaz leblebimi almak için kaldırıyorum. Her gece pamuklar gibi uyuyan bünyem sabahı sabah ediyor, 3.5 gibi uykuya geçen ruhum türlü rüyalarda savrulurken sabah yerimden kalkamayacak kadar yorgun oluyorum. Evden işe işten eve giderken metroda bazı insanların konuşmalarını dinlemeye devam etmek için inmem gereken durağa geldiğimde inemeyecek hale geliyorum. Kaba bir hesapla günde 14 saat bilgisayara bakıyorum. Ama gözaltı kremimi ihmal etmiyorum. Bununla ilgili dertlenmiyorum. İş yerinde daha az konuşuyorum. Sadece müzik dinliyorum. İnsanları kendi hallerine bırakıyorum. Kötü niyetli ne istediğini bilmezlere hayatlarında huzur diliyorum. Dışarıda bu kadar muhteşem bir hava varken benim burda ne işim var onu sorguluyorum. Hayatıma en güzel çiçek aranjmanlarının girmesini diliyorum. Sizlere de müthiş günler diliyor, bu saçma yazıma burada son veriyorum. Hoşkalın. Çok hoş. Öz hoş.








26 Aralık 2013

Please be normal.

Özlediğim bir şey varsa o da buraya yazmak. Bloğumu açtığımda ya da bir bloğu okuduğumda eski evime gitmiş gibi oluyorum, sanki sevdiğim kimse ölmemiş gibi hissediyorum.

2013'te ben Merve'ye kavuştum. Evcilik oynamaya başladık. Sitenin içinde pinpon topu gibi koşturup durur olduk. Merve'ye kavuşunca Mutfakta2kişi'nin instagram hesabına kavuştuk. Evet bloğa hiç tarif giremedik.:( Sonra ben yıllardır hayalini kurduğum bir şey için ilk adımı attım ve zarfın Z'sini oluşturmak için kalemi elime aldım. Kalem elimde ve şu an sadece bir noktam var belki ama en azından asla sıkılmadan, şikayet etmeden neyi severek yapacağımı bulmuş oldum. Bu yıl çok iyi bir tatil yapmadım, yurtdışı görmedim ama çok kitap okudum. Bu yıl çok çalıştım ben. Hala çalışıyorum. Biraz yoruldum. Annemi, babamı çok özledim. Özledikçe bilet aldım. Neredeyse hiç hasta olmadım. Aşkı bulmadım.

Kısacası en normalinden bir 2013 geçirdim kendi adıma. 2014 için de her şeyin normal olmasını istiyorum ve diliyorum. Dilerim sizinki de normal olsun. 2014 lütfen hiçbirimizi üzme, bize bereketinle ve şanslarınla gel. Çok öptüm.




Şimdi reklamlar;

www.zarfdavetiye.com ve instagramda @_zarf_

17 Kasım 2013

Bazı kitaplar çok sen veya ben.


Bütün mezarların yerini ezbere biliyordu. Aslında onun açısından bakınca şaşılacak bir durum değildi bu. Aklıma dergiyi baskıya göndereceğimiz o son gecelerin hummalı çalışması geldi. Aniden değiştirilmesine karar verilen bir font, çözünürlüğü beğenilmeyen bir fotoğraf için yenileri gerekirdi. "Falanca dosyanın içindeki filanca dosyada olacaktı o fotoğraf, şu isimle kaydetmiştim," derdim. Çoğu zaman birine söylememe gerek bile kalmazdı, kendiliğinden bir hareketle çıkıverirdi karşıma istediğim fotoğraf. Bir farkım yoktu mezarlık bekçisinden. İşimizi yapıyorduk. Elimizle koyduklarımızı zamanı gelince buluyorduk.

18 Eylül 2013

beni anlama.


Mesela ben iş yaparken daha doğrusu bir sayfa üzerinde tasarım yaparken, aklıma birden hiç sebepsiz okuldan dönerken servisten indiğim yer gelir. ya da Ankara'da işten dönerken dolmuşla geçtiğim yollar gelir.  Neresidir oralar? Esat'tan gelirken Kolej'in köşedeki ışıklardır mesela. Sıhhiye köprüsünün merdivenidir, ne bileyim eski Meclis'in önüdür. Tunus'a çıkarkenki Tünel'deki fayanslardır. Herhalde özlüyorum Ankara'yı. Kışın, karanlık havada daha mı çok özlüyorum ne? Aa gözüm doldu.

06 Eylül 2013

21.


Tam 21 gun sonra olacak doğumgünüm için heyecanlı değilim. Hediye listesi yapmadım. Daha çok bir dilek listesi yaptım diyebilirim. Sadece kendimle ilgili de değil. Herkesle ilgili. Bu olgun davranışımın yaş almakla bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Çünkü çok yaşlanmadım. 26 dediğin nedir ki? Bu aralar çok pozitifim ki bu hiç benlik bir durum değil. Kendimi orda burda şurda hep geleceği düşünürken buluyorum. Geleceğimi çiziyorum kafamda. Bunu bilerek yapıyorum, bildiğin mesai harcıyorum. 

Yaptığımız seçimler için önce çok heyecanlanıp sonra pişman olmak, kendi kendini yiyip durmak bir işe yaramıyor. Ben denedim olmuyor. Bulunduğun durumdan sürekli şikayet etmek de bir işe yaramıyor. Az para kazanıyorum diye ağlamak, çok kazanırken çok çalışıyorum diye mızıldanmak…Bir süre sonra sürekli inleyen hasta bir köpeğe benzetiyorum kendimi. 26'da neyi sevdiğimi anladığım için mutluyum. Ne istediğimi anlamayı 27'de başarırım inşallah. Beni heyecanlandıran şey ürettiğimi başkası beğendiğinde değil kendim beğendiğimde yaşadığım mutluluk. Sadece kendim için üretmek, birisi beğenir mi diye düşünmeden... Şu an yaptığım iş birisine beğendirmek olsa da artık gelen eleştiriler hiç üzmüyor, dokunmuyor. Çünkü bir yandan kendim için yaptıklarımla dengeleniyor böylelikle içim ferahlıyor.

Bence hepimiz her şeyin en iyisini hakediyoruz.  O yüzden ben bu yıl bugünden başlayarak bu yazımı okuyanlar dahil herkes için en güzel huzuru, en dinç sağlığı, en heyecanlı aşkı, en bitmeyen mutluluğu, en iyi kalpleri, en gurur verici başarıları, en bol paraları dileyeceğim. Kimsenin sevdiklerini kaybetmediği, önce kendimizi sonra bizi üzenleri affedebildiğimiz, ülkemizde felaketlerin olmadığı, boşu boşuna ölen insanların yakınlarının yüreklerinin daha az yandığı, herkesin birbirini düşünerek ve saygı duyarak daha özgür olabildiği, bir yıl dileyeceğim. Giden sevdiklerim için, bir gün buluşacağımıza emin olarak anılarla gönlümü hoş tutacağım, gözlerimi dolduracağım. 

Hep mi iyi olacağız? Belki çok zor ama elimizden geleni yapalım işte.

Daha 21 gün var ama olsun. 21 ailem için önemli bir rakamdır ne de olsa.

Bahar "özpozitif"

28 Ağustos 2013

var mıdır yok mudur?, boş mudur dolu mudur?, ne kokar, ne boktur?

...Gülmesi biraz dinince, "Tanrı gibi düşün", dedi babam, ki böyle bir yanıtı hiç beklemiyordum. "İnanıyorsan varolup olmaması pek önemli değildir. Ayrıca en büyük inkarcının da en inançlının da içinde bir nebze kuşku vardır. Ve elbette ki, aşk da Tanrı da ölümsüzdür.

26 Ağustos 2013

anlayamazsın.

Yeni problemim; Mesela uçağa biniyorum, insanlar koltuk aralarına girip yerleşemedikleri için bekleye bekleye koltuğuma doğru ilerlemeye çalışırken sağımda koltuğuna yerleşmiş bir kızın telefonla konuşmasına şahit oluyorum; "Şarzıım bitiyoeeeer, şimdi Paris'ten indieaaaamm İstanbul uçağına bindieaaamm" diyor karşıdakine. İşte tam da o anda kızı dürtüp "Canım, şarz değil yalnız. Şarj diyorum." sakince. Ya da metro da merdivenlerde önümde duran kızın pantolonunun dikişi hafif kaymışsa yani popo çizgisinin dışındaysa yani belindeki kemeri çok sıktığı için dikiş ortada durmuyorsa demek istiyorum. Kızı dürtüp "Şey pantolonunuz kaymış popo çizginizle dikiş örtüşmüyor diyorum. Ya da üzerine kesinlikle olmamış bir kıyafet gördüğüm bir kişiyi dürtüp "Bu kıyafetler sence hiç olmuş mu?" diye soruyorum. Ya da kel olduğu halde kel değilmiş gibi davranan birisine "Yalnız farkında mısınız siz bayaa kelsiniz." diyorum. Kişileri dürttükten hemen sonra kayboluyorum ortadan. Onlar herhangi bir cevap vermeden sakince ilerliyorum, sanki bir şey dememişim gibi. Bu benim yapmam gereken bir görevmiş gibi. Bunların hepsi hayalimde tabii. Bu benim kötü bir insan olduğumu gösterebilir, burnu çirkin bir insan olduğumu gösterebilir, çenesi çok çıkık bir insan olduğumu gösterebilir, bacakları selülitli bir insan olduğumu da gösterebilir, anıra anıra gülen bir insan olduğumu gösterebilir, dünyanın en garip hapşuran insanı olduğumu gösterebilir, kol bilekleri kalın bir insan olduğumu gösterebilir, kaşları şarkıcı Emrah'a benzeyen bir insan olduğumu gösterebilir. Her neyse.

05 Ağustos 2013

Turkuaz gibi, yaz gibi.


İnsanın sevdiği insanlar yanındayken yaşadığı şehrin ne anlamı vardır? demiştim bir defasında. Öyle büyük bir laf değil. İki dakika düşünen herkes böyle bir cümle kurabilir. Ama nasıl da doğru bir laftır. Merve taşındı taşınalı kendimi ne İstabul'da ne Ankara'da ne de Japonya'da hissediyorum. Sürekli depresyon halimden oldukça uzaklaşmış durumdayım. Ekler pasta gibi bir hayatımız var. Gerçek ve büyük bir pasta değil belki ama tatlı ihtiyacımızı karşılıyor.

Bir yandan da sokaklarda salına salına yürürken ne olduğunu anlamadan biraz gaz yiyor, hafif ıslanıyor, kendimizi önümüze gelen bir yere atıyor, bir şey olmamış gibi elimizde telefonlarımızla oracıkta biraz vakit geçiriyor, ortalık sakinleşince çıkıyor ve devam ediyoruz. 

Bu yıl metroda kendimce bir direniş başlattım; Pantolon giymemeye çalışıyorum. Tüm bakan gözlere inat bütün yaz boyunca eteklerimi giyme kararı aldım. Ben de gözlerimi dikip onlara bakıyorum. Artık nasıl bakıyorsam ben de onları rahatsız edebiliyorum. (keşke o an bir ayna olsa da yüzüme bakabilsem)  Başka bir bayana bakarken yakaladığım kişilere de aynı tacizi uyguluyorum. Bence oldukça başarılıyım.

Bu yaz tatilim çok az. İznim var ama kullanabileceğim günler maalesef yok. İşte bu yüzden bazen hiçbir iş yapmadan sadece oturmak istiyorum. Kullanamadığım izinlerimi ofiste çalışmadan harcasam uygun olur mu acaba?

2014 yılında iş hayatımla ilgili bir değişiklik olacağını hissediyorum. Belki çalışmam?! " Aaaaaay ben çalışmadan duramaaaaaam" cılardan değilim. Valla dururum. "Aaaaaay ben evde çok sıkılırııııııııııım" cılardan da değilim maalesef. Valla sıkılmam. Çalışanlara, kendini tamamen işine adayanlara saygım sonsuz. Ama ben çekilmek istiyorum. Siz size yetersiniz. Benim iki tane yaptığım şey olmasa da olur. Ben de evimde oturur, mumumun, perdelerimin, kitchenaid'imin falan fotoğrafını çeker, instagramdan paylaşırım. Bekar evi idare ediverin.

Peki size bir soru: Nerde o eski blog günleri?

Öperim.


31 Temmuz 2013

"There are words out there just waiting to be written."

"I'm not sure what I'll do, but- well, I want to go places and see people. I want my mind to grow. I want to live where things happen on a big scale."

F. Scott Fitzgerald.

19 Temmuz 2013

Günlerin Köpüğü

-Siz ne iş yaparsınız? diye sordu profesör.
-Birtakım şeyler öğrenirim, dedi Colin. Ve de Chloé'yi severim.
-İşinizden bir şey kazanmıyor musunuz? diye sordu profesör.
-Hayır, dedi Colin. İnsanların iş olarak anladığı bir işte çalışmıyorum.
-Çalışmak iğrenç bir şeydir, bilirim, diye mırıldandı profesör, insanın kendi seçtiği iş de fazla gelir getirmiyor...

01 Temmuz 2013

aşktan sarhoşum.

There are so many thing Annotates that I don't understand There's a world within me that I cannot explain Many rooms to explore, but the doors look the same I am lost I can't even remember my name I've been, for sometime, Looking for someone I need to know now Please tell me who I am

28 Haziran 2013

çok aşığım.

I didn't want to be the one to forget
I thought of everything I'd never regret
A little time with you is all that I get
That’s all we need because it's all we can take

 

21 Haziran 2013

İçimizdeki Şeytan.

"Bir fikir adamı, kafası adamakıllı teşekkül etmeden, İstanbul'dan ayrılmaz... Kültür merkezimiz, maalesef şimdilik bir tane... Ve o da İstanbul. Dışarda dimağların inkişafının nasıl yavaşlayıp durduğunu görüyoruz. Tatilllerde gelen arkadaşlara bakmak kafi... Lakin, nefsine karşı daha samimi olduğu anlarda bu kültür merkezinin ehemmiyetini lüzumundan fazla büyüttüğünü itiraf etmeye mecbur oluyordu. "Haydi canım" diye bazen kendisinden daha çok İstanbul aşığı olan arkadaşlarıyla münakaşa ederdi:
İstanbul'dan ayrılmak istemiyoruz, fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Üç beş cadde ile bir o kadar kahveden başka ne biliriz? Fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz... En kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor? Kahve münakaşalarıyla zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kani değilim... Bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır. Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz. Hepimizi İstanbul'a bağlayan sadece bu... Burada insan, kafasını zerre kadar işletmeden, mütefekkir bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını da inandırmak imkanına malik... Bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret."